13 Şubat 2009 Cuma

şiirimsi...

*
ruhum rengarenk acılara sardı benliğimi
içinde vazgeçilmez tutkular barındıran
acısı, tatlısı, doyumsuzlukları, sevişleri, sevişmeleri
25.09.2008
*
ara sıra su yüzüne çıkar yalnızlıklar
kendine yer edinmeye çalışır en derin düşlerde
düşleri gerçek yapar, rüyalara yatar usanmadan
benliğim sen olur
sensizliğim toplamı ben


*
rengarenk açar ruhum
bir sen büyür içimde
senle beraber güzellikler
mavilikler en hoşundan, en özgüründen
pespembe bir kadınlık yayılır benliğime
ben olduğumu anlarım yine

rengarenk açar ruhum
sen gelsen de gelmesen de
senden tattığı düşlerle
sarar gider yalnızlığımı tüm hakiliğiyle
yalnızlık gider kopkoyu bir deniz kalır içimde
yemyeşil
renklerin bahşedildiği güzellikler ülkesinde
07.10.2008

kendimli bişiler..

03.10.2008
Ne yapacağım bu karanlık sokakta şimdi.. ne wardı yol değiştirecek, bilmediğin, akıl karıştıran, çetrefilli yollara sürüklemek kendini neden... çok değil daha birkaç ay önce hayatın, doğanın nimetlerine şükredip olması gerektiği gibi kabulleniyordun kendini.. içindeki sesleri bastırmaya çalışarak yaşıyordun yağ bal mevzularına çok da kafa yormadan. Ne de olsa herkesin bir haddi, hududu wardı yeryüzünde; kapladığı bir hacim.. ve sen de inanmayanlardaydın bu sınırların aşılabileceğine ya da donma ya da kaynama noktasında maddenin hacminin değişebileceğine.. birden ne oldu da kanıksadın tüm bunları, ne oldu da wazgeçtin yalpa hayatından; ne sürükledi seni karanlıklar tabir ettiğin yeryüzünün yedi kat altındaki cehenneme. Kim attı seni tüm bu bilinmezliklere.. istiyordun belki de bunu için için, elinden gelen bir şeyler olabileceğinin farkındaydın belki de; bunları sadece konuşuyor olabilmek bile doyuma ulaştırdı seni.. farklı tabii ki.. şimdi ne yapacaksın çok merak ediyorum, geldin mi sınırına ulaşamamazlıkların, kilitlenmişliklerin...

Attın kendini dışarı, kabuğundan sinsice sıyrıldın derini kanatarak belki de... ama yine de tahmininden kolay oldu lümpenliği atman üzerinden, okumaya araştırmaya başladın gerekli gereksiz... kimi zaman yorumlarla yetindin sadece, kimi zaman bir resmin içindeki tüm anlamsızlıklardan çıkardığın anlamlar silsilesinde kayboldun. Sendin aslında bu da, hiçbir zaman dışarı çıkmasına izin vermediğin sendin! Bir yolunu bulacaktı ve buldu kendi çabalarıyla, tesadüfler eseri ne hoş! Ama işte dedim ya şimdi ne yapılacak, nerede kime ne yararın dokunacak kendinden başka? Sabahlara kadar uyuyamaman bu yüzden mi şimdilerde kim bilir? Yalnızlık salt kişisel değil belki de, aradıklarını bulamamanın, buldularını da gerçekte aramamanın derdindesindir, olası! Kafandan geçenlerin saçma sapanlığında ya da belki de tam doğruluğunda sawrulduğun anlar bitmek bilmezken yerinde saymak sıkıntı verici galiba, anlıyorum...

Bitti benim de sıkıntılı hayat hikayem, bi yerde tıkandı.. yeni bir şeyler karalanmaya başlandı üzerinde, yeni duygular değildi ya içimde hissettiklerim daha anlamlı bütünler oluşturmaya başladılar birleşerek bir şeylerle.. ben bunları gayet insanca şeyler olarak görmekten kimsenin farketmediğini farkedememişim bile, ne şaşkınca, ne acı! Aptallık boyutunda iyimser olduğumu söyler bazen arkadaşlarım ya, ben de inadına tilki sanarım kendimi çoğu konuda, yanılıyorum demek. Neyse...

Ayrılır bedenler belli zaman dilimlerinde birbirlerinden, sewdiklerinden, mekanlardan, zamanlardan.. kendine ait ruh sonuçta ne kadar üzülse de durumlara, oluşlara... En çok da bu yüzden sıkar canını ayrılıklar insanın; çünkü bilir insan; eninde sonunda dalıcak yine yalnızlığına hem de balıklama... eski günlerin, anların kekremsi tadı kalıcak sadece silik hatıralarda... ne acı bişi bu yaaa:/


çimento yook mu çimentoo* :)


*jeux d'enfants

12 Şubat 2009 Perşembe

Hakkımdaki alalale gerçekler

1. yaşayabileceğim tek yerin izmir olabileceğine inanırdım.
2. en bütük hayalim, büyük bir evde kalabalık bir aile kurmak. Bir sürü de tür barındırmalı içinde bu ev, yalnızca üstün ırk insanlığı değil!
3. ara sıra şiir yazarım, çoğunu yalnızca kendim okurum. Böyle daha anlamlı olduklarını düşünüyorum.
4. okulu bitimek istemiyorum, 15 yıllık bir alışkanlıktan kolay vazgeçilmiyor. O yüzden yola devam.. MA hazırlığı içerisindeyim.
5. hayatımın son iki yılında bri sürü sebzeyle tanıştım. vejeterjan olmak istiyorum, kırmızı etten vazgeçebilirim ama beyaz etten vazgeçemiyorum :)
6. gökyüzünden ya da herneredense bana bir melek gönderildiğine inanıyorum. Hayatım onla yepyeni anlamlar kazandı.
7. insanları çok seviyorum, bazen gereksiz haller alabiliyor bu hallerim.
8. dostlarımı aramayı ihmal ederim çoğu zaman. Ama bunu isteyerek yapmadığımı bilirler diye düşünürüm. Bir seslerini duysam sanki az önce konuşmuşuz gibi bir sıcaklık doğar aramızda..
9. “an”a inanırım.
10. plan yapmayı sevmem, ama hayal kurmaktan da geri kalmam.
11. şaraba bayılırım, özellikle sevgiliyle içiliyorsa ve fonda farid farjad çalıyorsa.
12. örgü, dantel gibi el işlerine bayılır, bunları zevkle icra ederim. -sanırım 7 yaşından beri-
13. sonsuza dek sevdiklerimle yaşamak istiyorum, ama hiçbrini birbirinden ayırmadan. Dedim ya kocaman bir aile olarakJ
14. yemek yapmaya bayılıyorum.
15. parise gidip pastacılık kurslarına katılmak da en büyük hayalim
16. bir de pariste aşk yaşayamazsam bu dünyaya geliş amacımı tamamlamamış olacağım sanırım.
17. günlerce evden çıkmasam hayatımda bir sorun teşkil etmez. Tam bir yengecim; mutlu ve huzurlu bir ev benim herşeyim
18. her zaman kendim hazırlayacağım bir şeyi başkalarına tercih ederim. Bu bir kıyafet, yemek, koltuk...vb sanırım, elektronik aletler haricinde her şey olabilir.
19. düşüncelerine saygı duyduğum, hayatımın her anına değer katacak birine aşık olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.
20. yaşlanmaktan nefret ediyorum. “bodur tavuk her dem piliç” ayrıca :hih:
21. sevdiğim adamla bir sürü ülke görmek istiyorum.
22. banyoda çok az kalırım, maksimum 5 dakika.
23. uyandığımda çay içmek için vaktim yoksa fincanımı elime alır, durakta ve otobüste içmeye devam ederim. Sonra fincanı çantama atar tüm gün yanımda gezdiririm.
24. teknolojinin yalnızca anlam açılımını bilirim.
25. uykuyu çok seviyorum, miskinlik yapmaya bayılıyorum. Uyansam bile yapacak bir şeyim yoksa saatlerce yatakta kalıyorum.
Ağustos 2008
Ben kabul etmiyorum...

Eğitimin özelleştirilmesini savunan erbablar aslında haklı galiba... ne işimize bizim parasız eğitim.. hem eğitim alıcaz da ne olacak.. o koca koskoca işsizler ordusuna bir el de biz mi kazandıracağız, yükünü biraz daha mı arttıracağız çok sevgili devletimizin. Yazık ama, lütfen. Eğer bilinçli bir gençlik istiyorlarsa özelleştirsinler eğitim kurumlarının her birini.. benim gibi evlenmeyi reddeden, bundan çekinmeyen, aile kurma fikrine uzak olan birileri de oturur oturduğu yerde ve başının çaresine bakar erken erken. Kendine bakacak bir koca mı bulur hemen bilemem.. niye uğraşalım bizi ilgilendirmeyen şeylerle... bize dokunmayan yılan bin, on bin, yüz bin yıl yaşasın icabında... kime ne!!

Hem eğitim özlelleşirse bir çok sorun ortadan kalkıcak yukarıda da az çok değindiğim gibi. Birincisi, işsizlik diye bir problem kalmaz.. kadınlar evde oturur, çocuk doğurur, yemek yaparlar -malzeme getirebilirse evin erkeği-, eh ev işleri de cabası.. ne gerek var sokaklarda iş aramaya... erkekler de tersanelerde “iş kazası” bahaneleriyle ölür, inşaatlarda ağır birşeylerin altında kalır, ucuz iş gücüyle bi sürü alternatif işkenceye tabii tutulurlar... napalım... bize dokunmayan yılanlar yaşarlar işte... neyse ne diyorduk, evet, eğitim özelleşsin ve o servetlerine her gün servet katan büyük insanlar okutabilsinler yavrularını... ileride ne iş yapıcakları kaygısına düşmeden okusun yavrucaklar da güzel güzel.. ne mutlu bir tablo, birden gözümde canlandı da... nasıl olsa Bilmem Ne Amcanın yanında işleri hazırdır onların, neyi sıkıntı etsinler kendilerine... biz de neyin hesabını yapmaya çalışıyoruz, çok ayıp, hem öyle amcalarımız yok sağda solda, boyumuza bakmadan deve gütmeye çalışıyoruz; hem de belki birilerine faydamız dokunur diye çabalıyoruz incir çekirdeğini dolduramazken bünyelerimiz...

Eğitim özelleşsin ki erkek egemen toplumda, erkeğe verilen değer daha bir artsın. Eve para getirebilen bireyler yine hemcinslerinin gelişimi için döksünler paralarını. Kokoş hatunlar da house partilerde günlerini gün etsinler erkeklerin onlara sus payı olarak sağladıklarıyla.

Die Welle...

Az önce 2008 yapımı bir korku filmi izledim, belki çoğunuz izlemişsinizdir. Ben izlemeyenler için duygularımı sıcağı sıcağına kaleme almak istedim. İlk başta kelimenin tam anlamıyla korktuğumu ve bunların aslında hayatta her an karşılaşabileceğim gerçekler olduğunu düşündükçe dehşet katsayımın daha da arttığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Filmin genelinden bahsetmek istiyorum biraz, filmdeki karakterler 16-17 yaşlarında gençler. Ve film bir orta öğretim kurumunda geçiyor, filme konu olan gençler ise hayatla kısmen barışık, özgür, eğlenceli tipler. Ağırlıklı olarak belli bir ırktan kimi kimseler olmalarına rağmen sınıftaki azınlıklarla gayet iyi anlaşan bir mini toplum örneği sergiliyorlar bize. Buraya kadar herşey yolunda, gerçi korku filmlerinde de başlangıçta işler hep iyi gider. Ta ki an gelip dehşet sizi sarana dek! Ayrıca karakterlerimiz önlerine bir korku filmi sahnesi sunulduğunda burun kıvırıp bunun inanılması mümkün olan bir hikaye olmadığını savunmaktalar başlarda, kendilerini haklı çıkaramadılar; yara almadan kurtulamadılar kocaman elleri, ayakları olan canavardan. Aslında kanlı, gerilimli sahneler de yoktu genel olarak filmde, dehşet sahneleri o kadar eğlenceli geçiyordu ki baş rol oyuncuları arasında, eğer o an sizin onları izlediğinizi görselerdi pek şaşırırlardı ekran karşısında tırnaklarınızı yemenize. Evet, ben çok koktum, üstelik yalnızdım da.

Film; Dennis Gansel'in yönetmenliğini üstlenip aynı zamanda Peter Thorwarth ile seneryosunu yazığı bir sinema uyarlaması: Die Welle. Ek olarak, senaryonun temelini olayın gerçek kahramanı ıÜütarih öğretmeni Ron Jones'un kaleme aldığı kısa öykü oluşturmuştur. Şimdiye kadar filmi izleyip de tahmin edemeyenlerden özür dilerim, lakin bu filmi kategorilendirmekte böyle bir yol seçmek istedim. Filmi bazı eksiklerine rağmen çok başarılı buldum ve tekrarlıyorum büyük bir kaygı içinde izledim 101 dakika boyunca. Die Welle ‘Dalga’ (Türkçeye Tehlikeli Oyun olarak da çevrilmiştir.) aslında kısmen demokratik bir toplumda faşizmin ne kadar kolay yayılabilen bir illet olduğunu anımsattı bana bir kez daha. Bunca yıldır beyinleri yıkanan gençlerden biri olduğum gerçeğini yüzüme vurdu tekrar, acımasızca. Sistemin getirdiklerini ne kadar kolay kabullendiğimizi, bize bunların yararımıza olduğunu savunanlara ne çabuk kandığımızı, istekli bir şekilde ses çıkarmadan itaat ettiğimizi gösterdi. Madem ki hayat bir aşk ve aynı zamanda bir savaştı; su götürmez gerçek de aşkta ve savaşta her yol mübahtı.

Dizgili bir şekilde bahsedeceğim filmden ki daha net otursun aklımızda izlenen basamaklar, daha bir somutlaşsın ve onlanları yorumlamak, örneklemek daha bir kolaylaşsın. Rainer (daha sonra Bay Wegner) bir eğitmendir, öğrencileri tarafından sevilen bir öğretmen. İdareyle arası pek de iyi değildir. Anarşi dersine talipken ona otokrasi dersi verilir; ve sanırım o da bir hırsla öğrencilerine otokrasiyi öğretmeye başlar, istediği bunun ne menem bir şey olduğunu anlatmak, onlara yol göstermektir zannımca. Lakin işler tahmin ettiği gibi gitmeyecek, deyim yerindeyse kontrolden çıkacaktır, içindeki güç tutkusuna yenik düşecek çok sevdiği eşini bile kırabilecek duruma gelecektir işler kontrolden çıktıkça. İlk gün sınıfta konuşurlarken söz döner dolaşır Nazi Almanyasına gelir ve öğrenciler bunun gibi bir şeyin artık varolamayacağını, bunun için yeteri kadar bilinçlendiklerini söylerler Neo-Nazileri hesaba katmadan. Ve deneysel bir ortam hazırlanmaya başlanır, teoride sadece beş okul günü sürecek olan. İlk olarak bir isim altında birleşmeleri konusunda hem fikir olurlar, hernekadar demokratik bir seçimle olduğunu düşünseler de ismi Bay Wegner seçer, ve cunta dönemi başlar. Artık her şey Bay Wegnerin onlara emrettiği şekilde, tabi ki kendi iyilikleri! doğrultusunda ilerlemeye başlar. Üniformalar, amblemler, semboller (ne yazık ki marşı unuttular) .. ortak bilinci oluşturmak için her türlü zemin oluşturulur; ve sonunda dalga coşmaya, kayaları aşındırmaya, tahribe, önüne geçilemez bir hal almaya başlar.

Gansel bize bunun mümkün olabilirliğini bir kez daha gösterdi. Düşünsenize hangimiz sorguladık ki bizlere giydirilen üniformanın gerekliliğini, aksine bizleri eşit yaptığını düşünerek sevindik. Yaz günleri üniforma giyme zorunluluğu ortadan kalkınca hayıflandık; kimimiz utandı, kimimiz ertesi günü okula en güzel giysilerini giyip gidecek olmanın heyecanınından uyuyamadı. Birbirimizden ayrıldığımız o okul günlerinde, arkadaşlığımızın hala devam ettiğini fark edemedik; onlar, biz, ötekiler olarak bölündük. Bunun kötü bir halet-i ruhiye olduğu düşüncesiyle kahrolduk. Oysa ki evet ben yırtık ayakkabımla, çorabımla ya da yazlık ayakkabım olmadığı için terliğimle okula geliyorken ötekinin allı pullu tokalarına bakıp kahrolduysam bu benim problemim değildi, bu kabul etmem gereken bir şey de değildi. “Anne, babam neden X’in babası kadar para kazanamıyor?” dediğimde annemin yüzü kızarmamalı, gözlerini benden kaçırmamalıydı. Evet hepimiz ne olduğumuzu bilerek, bunun farkıdalığıyla büyümeli ve belki de o zamandan bunu yıkmaya çalışmalıydık. Belki Xin babası bana da bir ayakkabı alırdı. Saklamayı değil de, paylaşmayı öğrenirdik. Malımızla mülkümüzle gurur duymaz, onlara sahip olamayanları düşünerek dehşete kapılır belki de vazgeçerdik elimizde avcumuzda ne varsa. Paydalarımızı eşitlemek için en uygun sayıyı bulur, ortak paydada rahatça buluşurduk.

Ya da her sabah okulda bize bıkmadan usanmadan hatırlatılan Türk varlığına armağan olan benliğimiz. Armağan eşittir hediye diye öğretildi bizlere, ve benim öğrendiğim yine kimseye zorla bir şeyin hediye ettirilemeyeceği, eğer gönlünden geçerse verirsin her şeyini istediğine. Armağan kelimesiyle yumuşatılıp kulak memesi kıvamına gelen benliklerimizi göz yummadan adadık her gün başımıza kakıla kakıla. Eğer bir bütün olmak gerekiyorsa bunu yapmalıydık; içimizdeki ruhu, dili, dini, atalarımızı unutup armağan etmeliydik varlığımızı, etmeliydik ki yer alabilelim ülkelerde. Bu öyle bir bezdirme, tektipleştirme politikasıydı ki bir öğretmenimin yeğeni olan öğrencisini (istiklal marşını gözünü kırpmadan bayrağa bakarak seslendirdiği gerekçesiyle!) onurlandırmak amacıyla söylediği sözler yüreğime kazınmış, beni sıkım sıkım sıkmış yıllardır; söküp attım içimden tüm saçmalığı kavrayınca, farkındalığı kazanınca.

Evet, ben şimdi bir öğretmenim. Büyüdüm, serpilemedim ama büyüdüm. Fikirlerim aydınlandı, yaşadıklarım bana bir şeyler öğretti. Ağzımdan çıkan her kelimenin öğrencilerim üzerinde yapacağı etkileri düşündükçe odalara kapatıyorum kendimi, daha bir sarılıyorum kitaplara, daha bir açıyorum kalbimi yeniliklere, güzelliklere. Çünkü artık sadece kendimden sorumlu değilim, aşağıda belirteceğim fikri de terkedeli oluyor baya ama daha net anlaması için bazılarının tekrarlayacağım “Artık sadece kendi bacağımdan asılmayacağım yaptığım hatalar sonucunda.” Sorumlu olduğum, dahası ailelerinden çok sorumluluklarını üstlendiğim çocuklarım olacak. Onların kanatlı birer melek ya da demir topuzlu birer şeytan olmaları benim elimde. Sorunları olacak, yeteri kadar ilgi görmemiş, sevgisiz büyümüş olacaklar ve bunun için hep birer suçlu arayacaklar, b(iz)en ise onları daima iyiye, güzele yönlendireceğim(z). Gayet etten kemikten bir aile büyüteceğim(z) onlar için, kimsenin renginden, dilinden, özründen, cinsel tercihinden, türünden utanmadığı ama kimsenin de kimse üzerinde üstünlüğü olmadığı, hoşgörülü bir aile. B(iz)en de bir ebeveyn değil, o ailenin en küçük bireyi olacağım(z) kabul ederlerse. arada yitip gidenler değil, gayet mutlu Rohatlar, Zehralar, Josephler, Agoplar, Ahralar, Aşdenler... olacaklar bir arada, ortaklaşa yaşayan, yarin dudağından gayrı her yerde beraber olan.