12 Şubat 2009 Perşembe

Die Welle...

Az önce 2008 yapımı bir korku filmi izledim, belki çoğunuz izlemişsinizdir. Ben izlemeyenler için duygularımı sıcağı sıcağına kaleme almak istedim. İlk başta kelimenin tam anlamıyla korktuğumu ve bunların aslında hayatta her an karşılaşabileceğim gerçekler olduğunu düşündükçe dehşet katsayımın daha da arttığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Filmin genelinden bahsetmek istiyorum biraz, filmdeki karakterler 16-17 yaşlarında gençler. Ve film bir orta öğretim kurumunda geçiyor, filme konu olan gençler ise hayatla kısmen barışık, özgür, eğlenceli tipler. Ağırlıklı olarak belli bir ırktan kimi kimseler olmalarına rağmen sınıftaki azınlıklarla gayet iyi anlaşan bir mini toplum örneği sergiliyorlar bize. Buraya kadar herşey yolunda, gerçi korku filmlerinde de başlangıçta işler hep iyi gider. Ta ki an gelip dehşet sizi sarana dek! Ayrıca karakterlerimiz önlerine bir korku filmi sahnesi sunulduğunda burun kıvırıp bunun inanılması mümkün olan bir hikaye olmadığını savunmaktalar başlarda, kendilerini haklı çıkaramadılar; yara almadan kurtulamadılar kocaman elleri, ayakları olan canavardan. Aslında kanlı, gerilimli sahneler de yoktu genel olarak filmde, dehşet sahneleri o kadar eğlenceli geçiyordu ki baş rol oyuncuları arasında, eğer o an sizin onları izlediğinizi görselerdi pek şaşırırlardı ekran karşısında tırnaklarınızı yemenize. Evet, ben çok koktum, üstelik yalnızdım da.

Film; Dennis Gansel'in yönetmenliğini üstlenip aynı zamanda Peter Thorwarth ile seneryosunu yazığı bir sinema uyarlaması: Die Welle. Ek olarak, senaryonun temelini olayın gerçek kahramanı ıÜütarih öğretmeni Ron Jones'un kaleme aldığı kısa öykü oluşturmuştur. Şimdiye kadar filmi izleyip de tahmin edemeyenlerden özür dilerim, lakin bu filmi kategorilendirmekte böyle bir yol seçmek istedim. Filmi bazı eksiklerine rağmen çok başarılı buldum ve tekrarlıyorum büyük bir kaygı içinde izledim 101 dakika boyunca. Die Welle ‘Dalga’ (Türkçeye Tehlikeli Oyun olarak da çevrilmiştir.) aslında kısmen demokratik bir toplumda faşizmin ne kadar kolay yayılabilen bir illet olduğunu anımsattı bana bir kez daha. Bunca yıldır beyinleri yıkanan gençlerden biri olduğum gerçeğini yüzüme vurdu tekrar, acımasızca. Sistemin getirdiklerini ne kadar kolay kabullendiğimizi, bize bunların yararımıza olduğunu savunanlara ne çabuk kandığımızı, istekli bir şekilde ses çıkarmadan itaat ettiğimizi gösterdi. Madem ki hayat bir aşk ve aynı zamanda bir savaştı; su götürmez gerçek de aşkta ve savaşta her yol mübahtı.

Dizgili bir şekilde bahsedeceğim filmden ki daha net otursun aklımızda izlenen basamaklar, daha bir somutlaşsın ve onlanları yorumlamak, örneklemek daha bir kolaylaşsın. Rainer (daha sonra Bay Wegner) bir eğitmendir, öğrencileri tarafından sevilen bir öğretmen. İdareyle arası pek de iyi değildir. Anarşi dersine talipken ona otokrasi dersi verilir; ve sanırım o da bir hırsla öğrencilerine otokrasiyi öğretmeye başlar, istediği bunun ne menem bir şey olduğunu anlatmak, onlara yol göstermektir zannımca. Lakin işler tahmin ettiği gibi gitmeyecek, deyim yerindeyse kontrolden çıkacaktır, içindeki güç tutkusuna yenik düşecek çok sevdiği eşini bile kırabilecek duruma gelecektir işler kontrolden çıktıkça. İlk gün sınıfta konuşurlarken söz döner dolaşır Nazi Almanyasına gelir ve öğrenciler bunun gibi bir şeyin artık varolamayacağını, bunun için yeteri kadar bilinçlendiklerini söylerler Neo-Nazileri hesaba katmadan. Ve deneysel bir ortam hazırlanmaya başlanır, teoride sadece beş okul günü sürecek olan. İlk olarak bir isim altında birleşmeleri konusunda hem fikir olurlar, hernekadar demokratik bir seçimle olduğunu düşünseler de ismi Bay Wegner seçer, ve cunta dönemi başlar. Artık her şey Bay Wegnerin onlara emrettiği şekilde, tabi ki kendi iyilikleri! doğrultusunda ilerlemeye başlar. Üniformalar, amblemler, semboller (ne yazık ki marşı unuttular) .. ortak bilinci oluşturmak için her türlü zemin oluşturulur; ve sonunda dalga coşmaya, kayaları aşındırmaya, tahribe, önüne geçilemez bir hal almaya başlar.

Gansel bize bunun mümkün olabilirliğini bir kez daha gösterdi. Düşünsenize hangimiz sorguladık ki bizlere giydirilen üniformanın gerekliliğini, aksine bizleri eşit yaptığını düşünerek sevindik. Yaz günleri üniforma giyme zorunluluğu ortadan kalkınca hayıflandık; kimimiz utandı, kimimiz ertesi günü okula en güzel giysilerini giyip gidecek olmanın heyecanınından uyuyamadı. Birbirimizden ayrıldığımız o okul günlerinde, arkadaşlığımızın hala devam ettiğini fark edemedik; onlar, biz, ötekiler olarak bölündük. Bunun kötü bir halet-i ruhiye olduğu düşüncesiyle kahrolduk. Oysa ki evet ben yırtık ayakkabımla, çorabımla ya da yazlık ayakkabım olmadığı için terliğimle okula geliyorken ötekinin allı pullu tokalarına bakıp kahrolduysam bu benim problemim değildi, bu kabul etmem gereken bir şey de değildi. “Anne, babam neden X’in babası kadar para kazanamıyor?” dediğimde annemin yüzü kızarmamalı, gözlerini benden kaçırmamalıydı. Evet hepimiz ne olduğumuzu bilerek, bunun farkıdalığıyla büyümeli ve belki de o zamandan bunu yıkmaya çalışmalıydık. Belki Xin babası bana da bir ayakkabı alırdı. Saklamayı değil de, paylaşmayı öğrenirdik. Malımızla mülkümüzle gurur duymaz, onlara sahip olamayanları düşünerek dehşete kapılır belki de vazgeçerdik elimizde avcumuzda ne varsa. Paydalarımızı eşitlemek için en uygun sayıyı bulur, ortak paydada rahatça buluşurduk.

Ya da her sabah okulda bize bıkmadan usanmadan hatırlatılan Türk varlığına armağan olan benliğimiz. Armağan eşittir hediye diye öğretildi bizlere, ve benim öğrendiğim yine kimseye zorla bir şeyin hediye ettirilemeyeceği, eğer gönlünden geçerse verirsin her şeyini istediğine. Armağan kelimesiyle yumuşatılıp kulak memesi kıvamına gelen benliklerimizi göz yummadan adadık her gün başımıza kakıla kakıla. Eğer bir bütün olmak gerekiyorsa bunu yapmalıydık; içimizdeki ruhu, dili, dini, atalarımızı unutup armağan etmeliydik varlığımızı, etmeliydik ki yer alabilelim ülkelerde. Bu öyle bir bezdirme, tektipleştirme politikasıydı ki bir öğretmenimin yeğeni olan öğrencisini (istiklal marşını gözünü kırpmadan bayrağa bakarak seslendirdiği gerekçesiyle!) onurlandırmak amacıyla söylediği sözler yüreğime kazınmış, beni sıkım sıkım sıkmış yıllardır; söküp attım içimden tüm saçmalığı kavrayınca, farkındalığı kazanınca.

Evet, ben şimdi bir öğretmenim. Büyüdüm, serpilemedim ama büyüdüm. Fikirlerim aydınlandı, yaşadıklarım bana bir şeyler öğretti. Ağzımdan çıkan her kelimenin öğrencilerim üzerinde yapacağı etkileri düşündükçe odalara kapatıyorum kendimi, daha bir sarılıyorum kitaplara, daha bir açıyorum kalbimi yeniliklere, güzelliklere. Çünkü artık sadece kendimden sorumlu değilim, aşağıda belirteceğim fikri de terkedeli oluyor baya ama daha net anlaması için bazılarının tekrarlayacağım “Artık sadece kendi bacağımdan asılmayacağım yaptığım hatalar sonucunda.” Sorumlu olduğum, dahası ailelerinden çok sorumluluklarını üstlendiğim çocuklarım olacak. Onların kanatlı birer melek ya da demir topuzlu birer şeytan olmaları benim elimde. Sorunları olacak, yeteri kadar ilgi görmemiş, sevgisiz büyümüş olacaklar ve bunun için hep birer suçlu arayacaklar, b(iz)en ise onları daima iyiye, güzele yönlendireceğim(z). Gayet etten kemikten bir aile büyüteceğim(z) onlar için, kimsenin renginden, dilinden, özründen, cinsel tercihinden, türünden utanmadığı ama kimsenin de kimse üzerinde üstünlüğü olmadığı, hoşgörülü bir aile. B(iz)en de bir ebeveyn değil, o ailenin en küçük bireyi olacağım(z) kabul ederlerse. arada yitip gidenler değil, gayet mutlu Rohatlar, Zehralar, Josephler, Agoplar, Ahralar, Aşdenler... olacaklar bir arada, ortaklaşa yaşayan, yarin dudağından gayrı her yerde beraber olan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.